15 Ocak 2009 Perşembe

DeLİLİK

İnce bir çizgiydi. Vardı ya da yoktu. Dönerken etekleri, saçları, parmak uçları savruldu. Dans değildi de yaptığı sanki bir çeşit oyundu. Onu seyreden herkesın nefesini kesmek üzerine kurulu kötü bir oyun. Herkesin öfkeli bakışları arasında döndü, döndü, döndü. Ağlarken sesi dondu. Üstünden uçan kuşların çığlıkları yağmur gibi yağdı oyun parkına. İçinden birşey çıkacaktı da sanki onu geciktirmeye çalışıyordu. Sonra her yer karardı. Müzik bitmişti.

14 Ocak 2009 Çarşamba

'GİTME'k

'Ben gidiyorum' dedı. Çantasını topladı. Odaya ışık girsin diye mavi tozlu perdeleri araladı. Karanlığa alışmış gözleri gün ışığıyla temas ettiğinde yüzünü buruşturdu. Yeni bir gün başlamıştı.

Kapıyı açtı. Soğuk rüzgar hırçın saçlarına değdi. Bu sahne bana onu o sahılde gördüğümde hissettiğim burukluk duygusunu hatırlattı. Yürüyordum. Hersey eskısı gıbı olmalı dedim. 'Bence de' dedi bir ses. O anda bu cümleyi sessizce söylemediğimi farkettim. Biraz da utanarak meraklı gözlerle bana bakan küstah adama döndüm.

Bu benım en sevdiğim tişört' dedi üzerindekini göstererek. 'Eski kız arkadaşım almıştı. Bunu aldığı gün alışverişe beni aldattığı adamla çıkmış. Hatta tişörtü ona denetmiş. Olanları öğrendikten çok sonra onu terk ettiğim gün anlatmıştı hikayeyi. Galiba 4 hafta oldu. Üzerimden çıkarmadım'. Söylediklerini dinlemeye başladım. 'Neden seni aşağılayan birinin hediyesine bu kadar yapıştın ki?' Gözlerini gözlerime dikti. Dudakları hafif titriyordu 'Onu aşağılamak istediğim için. Bu tişörtle geçirdiğim her gün onu eskitiyorum. Her gün kendimi beni aldattığı adamın yerine koyuyorum. Bu kumaşın bana değdiği her gün o adamın da onu aldattığını hissediyorum'.

Ağlamaya başlamıştım. Ortak bir dertten kendini dalgaların kenarına atmış iki insandık ve doğal olarak benimle ilgileneceğini düşündüm. Ama öyle olmadı. Tam tersi beni hıçkırırken bırakıp gitti. Neden ve nasıl oldu bilmiyorum ama ona doğru koşmaya başladım ve 'dur' diye bağırıdım Yardıma ihtiyacı olan bendim. Ama ona yardımcı olmak için can atıyordum.

Yeni bir gün başlamıştı. Öyle bir rüzgar esiyordu ki mavi perdeler havalandı. Pencereden süzülen ışık çıplak bacaklarımı ısıttı. 4 haftadır üzerinden çıkartmadığı tişörtünü yere fırlattı. 'O gün hiç karşılaşmasaydık keşke' dedi. 'Peşimden geldin, beni kandırdım. Ama buraya kadar'. Bu sefer söz konusu olan onun 'gitme'siydi. Elimden birşey gelmedi. Odanın kapısını çarparak sokaktaki kalabalığa karıştı. Yerde buruşuk duran tişörtü alıp katladım. Onu aldığım gün deneyen adama verilmek üzere paketledim. Uzun ince naneli bir sigara yaktım. Rüzgarın uğultusu şiddetlenmişti...

10 Ocak 2009 Cumartesi

aYaKkAbILaR


Alışveriş yapıyorum. Yüzümde unuttuğum bir garip tebessüm. Kulaklıklarımdan adını bilmediğim İngilizce olmasına rağmen tek kelimesini bile anlamadığım şarkıyı kaba ama tiz sesiyle söyleyen adamın sesı yayılıyor sokağa. Geldiğim yerde çok popülerdi bu parça diye düşünürken birdenbire lüks içinde kıvranan caddenin insanları renk değiştirmeye başlıyor. Neler oluyor derken karşıdan altlarına dar kotlarını çekmiş göbeği açık bluzlerle salına salına bana doğru gelen kadınların çiğnedikleri sakızın kokusunu duyuyorum. Selam vermek için kafamı çevirdiğimde yüzüme tuhaf tuhaf bakan bır cıft ırı gozluk camıyla karşılasıyorum. Omzuma dokunup yanımdan yuruyup gidiyor. O anda kendıme geliyorum. Kendimi kaptırdığım şarkıymış alışveriş değil.

Hemen kulaklıklarımı çıkartıyorum ve vitrin camlarına yapışıyorum. Ne kadar da özlemişim parıldayan ayakkabı kokusunu...Br iki üçç o kadar çok mağazaya girip çıkıyorum ki başım dönüyor. Başarılı bir alışverişin olmazsa olmazı en yakın kız arkadaş ve buzlu kahve. En yakın kız arkadaşım benim gibi dünyanın en ücra köşelerine kaçıp duruyor. Derdi ne mi? Öğrendiğim an kaçmaktan vazgeçeceğim

En son aradığında etrafında sapsarı tarlalar olan tozlu bir otoyolun ortasında külüstür bir telefon kulübesindeydi. 2 aydır ortada yoktu. Meraktan ölmüştüm. Önce kızgın çığlıklarımı dinledi sabırla. Ben bitirdikten sonra dedı ki: hani bana verdiğin mor bağcıklı ayakkabılar vardı ya onları çok üzgün bir kadına hediye ettim. Ayakkabılar çalışmaktan yıpranmış ellerinde parıldarken o ışığın yüzüne yansımasını görmek istedim.' Telefon kapanmıştı. Bir daha ne zaman arardı. Arasa beni bulabilir mydi bilmiyorum.

Elimdeki poşetten sarkan mor bağcıklar birbirine dolandı. Tıpkı son görüştüğümüzde verdiği pırlanta kolyenin zincirleri gibi.

9 Ocak 2009 Cuma

Hayaletler ve 'Hayal et' ler :)


Bu hayatta en çok sevdiğin şey diye sorduklarında hep şu cevabı verıyorum:

Ciddi kahve kokan (ciddi ne demekse) üzeri bol köpüklü bir fincan kahveyi okyanusun dev dalgalarını sayarken yudumlamak ve bunu yaparken de 'peşimdeki hayaletlerı' kıskandırmak

Belli bir yaşa gelmiş. Başından rengarenk gokkusakları geçmiş herkesi kovalar bu hayaletler. Üç sene önce bir çiçekçide tanışılan hoş adamdır onlardan biri. Mis kokular içinde gülümserken size neler vaadedebileceğini hayal edersınız bir süre. Tabii birkaç hafta içinde potansiyel bir hayaletle karşı karşıya olduğunuzu anlayıp 'neeeeeeeeeeeeeeext' nidaları atarak yolunuza devam edersiniz.

Ya da Üniversite kantininde size çay getirmesini en çok istediğiniz kişidir o hayalet. Şu an 30'larını yaşayanlardansanız o zaman sizi kovalayan en inatçı hayaletlerin o anlarda doğduğunu bilirsiniz.

Herşey bir yana en komiği onlar geçen yıllara aldırmadan ısrarla kuyruğunuzu takip ederken siz de inatla kuyruğunuzu sallayıp yol gösterirsiniz onlara.

'Harika ve yepyenı bir ilişkim var oleyy! Hmm ama düşündüm de sen de gel hayatımın baş köşesine otur ve en çok mutlu olduğum anlarda bile yakamı bırakma'

Miyavlayıp ondan kacmaya çalışsanız da nafile. Kuyruğunuza hakim olamadıkça o dalgalara karşı içtiğiniz kahvenin köpüğü olacak ve sız de 'hayaletmeye' devam edeceksınız...